Wednesday, April 11, 2018

Müzik dinleyemiyorum!

Uzun zaman sonra yeniden blog yazmama sebep olan konu gece okuduktan sonra uykumu kaçıran müziğin varolan kıymetinin vahim bir şekilde yok oluyor olması ile ilgili bir yazıdır *. Her şeyin hızla normalleştiği ve sonra da yok olup hop diye çöpe atıldığı bir dönemde müziğin sanat formu olarak yok oluyor olduğunu Tokyo'da fikrine kıymet verdiğim bir arkadaşıma anlatmaya çalıştım geçenlerde. Bu yazıdaki kadar derli toplu olmasa da yaratıcı insan gözünden kulağından neler olduğunu ifade etmeye çalıştım. Karşımda ciddi bir direnç oluştu. Bu direnci çok sevdiği bir sanat formunun yok olmakta olduğunu kabullenmek istemeyen yaratıcı bir kişinin itirazı olarak algıladım. Fakat yazıdaki gibi, gerçekler ortada. Bilimsel olarak da duygusal olarak da ortada.

Ben uzun bir zamandır müzik dinleyemiyorum. Müzik derken formu olan, imgesel, armonik ve ritmik fikirlerin sanatsal değerler ve estetik gözetilerek düzenlendiği büyük ölçekli müziklerden bahsediyorum. Bunun sebebinin neler olduğunu biliyorum ama hayatımın merkezinde duran, beni bunca senedir hayata karşı coşku içinde tutan bir eylemin önemini yitirmekte olduğunun da farkındayım. Bunun karşılığı olarak hayatta hiçbir şeyden eskisi kadar keyif almadığımı (yeniden büyük oranlı coşkulardan bahsediyorum) üzülerek hatta biraz endişeyle fark ediyorum. Bunun en önemli sebebinin gerçek anlamda gerçek müzik dinleyememek olduğunun altını çizmem gerek.

Bu neden oldu?

Öncelikli sebebi ne dinleyeceğimi ve nereden bulacağımı bilememek. Müzisyenler yeni bir enstruman çalmaya başladığında çalışmaya nereden başlayacağını bilemez. Onun gibi bir kafa karışıklığı. Bir müzisyen, hem de besteci nasıl olur da ne dinleyeceğini bilemez diyebilirsiniz. Ne dinleyeceğimi cidden bulamıyorum. Kayboldular. Spotify, Apple Music, Deezer benzeri platformlardan, dinlemek istediklerimin ne olduğunu görüp anlayamıyorum. Bir şey dinliyor sonra dağılıyor ve başka bir müzik dinlemeye başlıyorum. Herkes gibi, Netflix gibi bir platformdan izlediğim bir dizide bir parça duyunca Shazam ile ne olduğunu bulup (zaten hep bu amaçlarla o müzikler o dizilere ekleniyor) gidip bildiğimiz platformlardan bulup indiriyorum. Sonra bir daha gidip o parçaları dinliyor muyum? Hayır. Çünkü görüntüyle birleştirilen müzik kafamızda başka bir alanda saklanıyor. Sonra o müziği (çoğunlukla bayat ve banal bazı müzikal fikirlerin üzerine kurulmuş şarkılar diyelim) gidip dinlediğinizde herhangi bir tarafımıza dokunmuyor zaten. Ne pop, ne rock, ne de tüketilebilir başka stil müzikler tarih boyunca bu kadar şanssız olmamıştı.

Görüntülerin kölesi şarkılar. Her konuyla örtüşen, sözleri benzeşen şarkılar. Tek başımıza görüntüdeki konuyu düşünemiyoruz artık bir şarkı eşlik etmeden. Konu Ayrılık mı? Ayrılık sözleri olan şarkı arkada çalmaya başlıyor. Geçenlerde Osho'nun Amerika'daki karanlık geçmişi ile ilgili Wild, Wild Country belgeselini izledik. Her sahnenin arkasında yüksek sesle, sözü konuyla ilgili müzik döşenmiş. Yahu belgesel bu! Gizli marka yerleştirmek gibi, bu müziği dinleyeceksiniz baskısı. Gerçi filmlerde marka reklamlarının da gizli bir tarafı kalmadı ya! Ticari filmler desen her biri Wagner'den, Richard Strauss'tan, Mahler'den aşırma kornolar, trombonlar, tubalar... Heyecan mı var? Ver çelik üflemeli enstrümanlara kuvveti. Romantik sahne mi var? Döşe yaylıları. Sonra konser salonlarında kimse klasik müzik konserine gitmez tabii. Görüntü yok, heyecanlı gelmiyor. Eskiden oturduğumuz yerde kendimiz kurardık hayalleri, atlılar koşuyor, cadılar dans ediyor, şimdi denizde dalga vs... Eser dinlerkenki hayal gücümüzü de elimizden alıyorlar, veriyorlar görüntüyü müziğe (bilerek görüntüye müziği yazmadım), oldu mu sana 2 saatlik macera filmi? O filmlerden çıkınca derhal eve gidip uyumak isteyecek kadar yorgun hisseden bir tek ben miyim?

Ben neden müzik bulamıyorum?

Artık kendi aramızda müzik konuşmaz olduk. Eskiden bir araya gelince oturup müzik dinlenirdi. Şimdi kişiler listeler paylaşıyor ve varsayıyor ki hakkında konuştuk! Halbuki sadece albümün üstünde ismi yazan kişiler değil yapımcılardan, mix mastering yapan kişiye, stüdyoya konuşulurdu albümler. Kate Bush'un albümünde Jeff Beck'i duymak ve ayırt edip heyecanlanmak, elindeki kapağa bakıp ismini görmek mesela. Brian Eno'nun U2'nun albümlerinin prodüktörü olduğunu bilmek ve başka birisinin albümünde dinlerken o dokunuşu duymak gibi. Çeşit çeşit müzik insanına hayran olmak, işlerini takip etmek gibi şeylerden bahsediyorum. Bir albüm kapağının uzun uzun incelenmesinden bahsediyorum. Şimdiki gibi küçücük fotoğraflara sıkışmış icracı sanatçı adı dışında o albümde kimler neler yapmış kaç kişi bakıyor? Eskiden yoktu şimdi arzu edersen yazabiliyorsun diyorlar. Ama cidden, kaç kişi bakıyor kayıt edildiği stüdyoya kadar? Neden bakmıyoruz biliyor musunuz? Çünkü kişisel değil. Çünkü eğlenceli değil. Saatlerini iş için bilgisayarda geçirmekte olan birisi bir şarkıyı da bilgisayarda arka planda dinlerken içini açıp mixleri kim yapmış diye bakmıyor. Ben de bakmıyorum, çünkü çok sıkıcı. Tıkla tıkla tıkla... Arada başka reklamlar, görsel onlarca başka şey... Kimsenin ismi aklımda kalmadığı gibi albümlerin senelerini bile çoğunlukla bilmiyorum. En çok da şarkıların ismi dışında kime ait olduğunun yazmamasına sinir oluyorum. Tüm krediler albümün sahibine gidiyor. Halbuki çoğu zaman icracıların yazılan müzikler üzerinde çok az payı var (ticari müziklerde). Onlarca örnekten aklıma gelenlerden; Ozan Musluoğlu'nun albümüne parça verdim, birlikte çaldık, ismi Yellow Moon. Ama hiç bir yerde parçanın benim olduğu yazmıyor. Bertuğ Cemil'e aranjman yaptım mesela, o şekilde yazmıyor. Bunu artist dikkat etmeye çalışsa da bazen yapamıyor. Sistem izin vermiyor. Birazdan nasıl oluyor anlatmaya çalışacağım.

Marcello Allulli ve Emanuele de Raymondi ile İtalya'da çıkan KAPI albümünü geçen sene elektronik ortamdan biz dağıtalım dedik. 2 ay boyunca istediğimiz isimle dağıtmak için mücadele ettik ve en sonunda biz vazgeçtik, albüm onların istediği gibi dağıldı. Öncelikle dağıtımcı standart olarak albüme üçümüzün ismini yazmamıza izin vermedi. Her albüme Selen Gülün feat. Allulli & De Raymondi yazmak konusunda ısrar etti. Halbuki biz projede soyadlarımızı kullanıyoruz, proje ortak proje olduğu için. Buna izin alamadık, albümün orijinali o şekilde basıldığı halde. Bu karmaşa albümün Spotify'da Gülün diye tuhaf bir sanatçı ismi ile, itunes'da Gülün, Allulli & De Raymondi diye "&" eki ile çıkmasına sebep oldu. Her ortamda sanatçı ismimiz farklı basıldı. İstediğimizi yazdıramadık, olmadı. Telifleri de bu sebepten gerektiği gibi alamıyoruz. Benzer şekilde ben CDBaby'den Solo albümümü yeniden dağıtmak istediğimde itunes'da önceki dağıtımda parça isimleri bir, üç, beş... olarak yayınlanmış albümümü bu sefer isim vererek yayınlarız ancak diye yayınlamak istemediler. Bir, iki, üç... gibi isimler olursa bulunması zor olurmuş! Sana ne diyemiyorsun. Saçma sapan bir takım ortak dağıtım stratejileri geliştirilmiş. Hiçbir esneme yapmıyorlar. Halbuki benim solo albümüm tamamen doğaçlama kaydedilmiş albüm ve track isimleri yok! YOK yani OLAMAZ albümün doğasına aykırı! Açıklamam işe yaramadı ve her birine aklıma estiği gibi, hiç değilse orada doğaçlama doğasından vazgeçmeden isimler yazıp öyle bastırabildim. Sorsanız 3. parçanın ismi ne, bilmiyorum. Kadınlar Matinesi albümümde beraber çaldığım arkadaşlarıma kredi veremediğim için her parçanın yanına Selen Gülün feat. Ceyda Köybaşıoğlu & Monika Bulanda yazmak istediler, olmadı tabii. Format buymuş! Böyle bir saçmalık. Kim ki kendi müziğimi dilediğim gibi bastırıyorum dijital ortamda oh ne güzel oldu böyle diyor, bilin ki doğruları söylemiyor. Böyle onlarca değişik standartlaştırma durumuna maruz kalıyorsun. Kendi istediğin hiçbir şeyi istediğin gibi yayınlatamıyorsun. Mesela KAPI albümü için ne kadar istesek de kredileri parçalara yazdıramadık, izin verilmedi. Bu yüzden ben tüm albümlerimi ayrıca bandcamp'e tüm kredilerini vererek koyuyorum.** En azından aklım rahat! Ama kim bakıyor, meçhul. 

Eskiye özlem duyan kişiler gibi konuşuyorum zannedilmesin. Ben teknolojiyi yakından takip etmeyi seviyorum. Her dönemin kendi estetiğini birlikte getirdiğini bilen, uygulamaya koyan birisi olmaya çalışıyorum. Hatta bu konuda bazı sanatçı arkadaşlarımla ters düştüğümüz, tartıştığımız noktalar var. Konu eskiye özlem değil, konu neyin ne olduğunu bilerek şimdi ne yapabiliriz sorusuna cevap aramak. Kredileri takip edememek konunun gerçek kahramanlarına ulaşmamıza engel oluyor. Dolayısıyla bir link takip edemiyorsunuz, her şey dijital bir karmaşa. Bu durum YouTube'da biraz farklı işliyor. Orada da YouTube'un ilginiz dahilinde size sunduğu bir link içinde ilerliyorsunuz.*** Hiç yoktan iyidir tabii de bana youtube'dan müzik dinlemek eziyet gibi geliyor. Gerçek müzik dinleyicisi için ancak bir tool olabilir YouTube. Eninde sonunda ben hala bir eseri baştan sona dinlemek istiyorsam asla YouTube'dan dinlemiyorum. Gidip plaktan, CD'den dinlemeye çalışıyorum. Spotify'dan Rachmaninof 2. Piyano Konçertosu aradığımda kim yönetmiş, hangi orkestra ne zaman çalmış görmek istiyorum. Rastgele önüme açtığı bir yorumu dinlemek istemiyorum. Ben bir eserin 2. bölümünü dinlemeyi seviyorsam onu YouTube'dan ayrıca aramak istemiyorum. Elimdeki CD'nin 2'sine basmak daha cazip geliyor. Dijital ortamlarda geri ileri almak da bana eğlenceli gelmiyor. Bu anlamda biraz eski kafalı olabilirim. Cidden çok sıkıcı!

O zaman yeni bestecileri, yeni eserlerini nasıl keşfedeceğim ben? İşte esas sorun bu. Aslında bu işler hep kulaktan kulağa yayılıyor. Birisi bir besteciden bahsediyor ya da bir yazıda okuyorsun. Oradan buradan Shazam'lama şansın olmadığı için yine eski sistem, bir bilene soruyorsun. Ya da bulabileceğin ortamlarda geziyorsun. Ama bu ortamlar maalesef Spotify, Deezer vs... değil hala. Makale okuduğun, ciddi kredisi olan yayınlar. Bir de birisini keşfetsem de nasıl dinleyeceğim sorunu var? Gün içinde o kadar çok müziğe maruz kalıyoruz ki bazen yaşantımın arka planında benim seçimim olmayan müzik listesi ile yaşıyormuşum gibi geliyor. Taksi, lokanta, bekleme salonları, alışveriş merkezleri, vapur, uçak ve hatta masaj odaları filan derken insanda müzik dinleyecek hal kalmıyor. Sürekli müziğe tabiiyiz. Ve kendi seçimlerimizle dinlediklerimize değil. Bir yemek tarifi mi bakacaksın o çirkin, ıslıklı, nedense çok neşeli stok müziklerle karşılaşıyorsun. 1 dakikalık bir video mu var sosyal medya'da, muhakkak ardında o çirkin stok müzikler. Tüm bunlar benim müzikle olan şahsi, kendime ait, belki biraz gereğinden fazla hassas ilişkimi yok ediyor. Gerçekten kafam şişti arkadaşlar! Oturup uzun bir süre müzik dinleyecek takatim kalmıyor. Ben de bu sebepten sabahları müzik dinlemeye başladım. Henüz gün çılgınca başlamadan. Ve plak dinlemeye çalışıyorum. Çünkü kulaklarım bir albümü baştan sona dinlemeyi özlüyor. Gerçek bir şey olduğunu elimde tutarak, plağı elimle yerleştirerek. Şarkı listeleri değil. Eylemin kendisi bile duygu olarak bana iyi geliyor. Ama yeni bestecileri plak yoluyla bulup dinlemek pek mümkün değil.

 Peki sanat formundaki müzik ölmesin diye ne yapmalıyız?

Zamanında İlhan Mimaroğlu'nun bir yazısında ütopya kurgusu olarak belki müzikler sadece bir kere dinlenmeli yazdığını okumuştum, popüler olamadan tarihe karışmalı, tekrar tekrar dinlenmemeli. Böylesi radikal bir harekete gerek olmadan yapılacak olanlar ama yapılmayanlar aslında belli. Okullarda müzik eğitiminin yeniden programa alınması ve çocuklara müzik dinlemenin keyfi öğretilmeli. Müzik enstrümanı çalmanın çocuklar üzerinde ne kadar harika bir etkisi olduğu her yerde paylaşılıyor ama nedense gerçek hayatta uygulanmıyor. Kendi müziğini yapan, sanat formu müziklerden uzaklaşmadan üretmeye devam eden kişileri bulup dinlemeye başlamalı, çaldıkları yerlerde canlı canlı dinlemeye gitmeliyiz. Orijinal müziği destekleyen ufak müzik kulüplerinin devamını sağlamak için arada ziyaret edip canlı müzik dinlemeliyiz. Güzel müziklerle tanışmanın daha heyecan verici bir halini düşünemiyorum. Kültür sanat mekanlarımızı sık sık ziyaret etmeliyiz. Yoksa lütfen gerçekçi olalım, AKM gibi bir yerin yıkılabilmiş olmasında hepimizin parmağı var. Yerel orkestraların konserlerine gitmeliyiz. Bilet alıp operaya baleye gitmeliyiz. Koroların, gençlik orkestralarının konserlerine gitmelitiz. Yaratıcı müzik ve müzisyenler medya'da daha fazla yer almalı. Belki eleştiri yazmalıyız. Konser mekanlarını yazmalıyız. Arkadaşlarımızla yerel kulüplerde müzik dinlemek için buluşmalıyız. Aslında hiç de zor değil.

Tokyo'da yaşanılan hayatta gördüğüm en önemli etkenlerden biri çalışan insanın işten çıktıktan sonra mahalle caz barına, konser salonuna, kulüplere müzik dinlemeye gidiyor olması. Bazen tek başına üstünde döpiyesi, james bond çantası, yüzünde meşhur toz maskesi... Aydın, entelektüel insan sorumluluklarından birisinin de sanat formlarına sahip çıkmak olduğunu anlamak zorunda. Her nedense geç ama hızlı bir değişkenlikle gelen yüzyıl kırılmasına karşı yaşamakta olduğumuz alıngan şaşkınlığı silkeleyip harekete geçmeliyiz.Yaratıcı müzik ve müzisyenlik ancak biz sahip çıkarsak yaşamaya devam edebilecek gibi gözüküyor. Bu konunun bir de müzisyen açısından bakılması gereken tarafları var. Onun içinde en az 3 ciltlik bir ansiklopedi yazmak gerekiyor sanırım. Ansiklopedinin ve ciltin ne olduğu merak eden genç arkadaşlar arkada çirkin neşeli bir müziğin çalmadığı bir video bulup baksın. Ya da wikipedia'ya baksın diyeceğim ama aaaaah... ah!!!

*The Devaluation of Music: It’s Worse Than You Think

** albümlerimin kredilerini ve sözlü olanların sözlerini yazdığım: selengulun.bandcamp.com
*** ilgimi çeken yeni bestecileri takip etmeye çalıştığım bir YouTube sayfası: incipitsify

Wednesday, September 14, 2016

Güncel



Şimdi herkesin konusu olan gitmek, bendeki yansıması, ve diğerleri... Bu akşam bir hüzün, bir efkar önüne geçilemeyen. İçimde çağlayan, anlatılamayan, yaşanan ama paylaşılmasa belki daha iyi olacak olan duygular.

Neler düşünüyor insan, neler? Bazıları kendisi, bazıları değil. Ama belki biraz kendisi, bazen hiç değil. Karışık zamanlar bunlar. Bu topraklarda zaman hep karışık. Belki de bu yüzden gelip, dönüp dolaşıp geldiğimiz yer hep bu karışıklık. Kabağın, patlıcanın, domatesin tatlı olduğu bu ayçiçek tarlaları. Işıklar, soluklar, kokular....

Ne yalan söyleyeyim arkadaşlarlarımı çok özlüyorum uzaktayken. Çünkü onlarla kurduğum ilişki bana evreni anlatıyor. Hep biraz mesafeli ama biliyorsun ki arada derin bir ilişki var. İlişkiyi tanıman gerekmiyor sadece hissetmen gerekiyor. Akraba değilsen bunu yapmak daha kolay. Varsa vardır yoksa yoktur. Var olmak zorunda değildir.

Evi topluyorum son bir aydır. Bazen aşk mektupları buluyorum, bazen arkadaş. Hep içtenlikle yazılmış sözler, ya da değilse, mektup denen illette sanki belli oluyor yazıda. E-posta gibi değil. Sana yazamadım bir süredir çünkü... den sonra gelen ya gerçek, ya değil. Yalan değil ama işte bu. ya doğrudan olayın kendisi, ya da değil. Çok basit. Zaten aslında konu basit. Ama şimdi işte asla bu kadar basit değil.

Seni dinlemeye gelen insanlar konuşuyor. Dışarıdan bakınca oraya müzik dinlemeye geldiklerini düşünürsün. Hayır, sen çalıyorsun ama onlar hep konuşuyor. Halbuki zaman geçtikçe senin söylemek istediklerin azalmış, bazıları yok olmuş. Hiç bir şey söylemek istemediğin zamanlara gelmişsin belki. Ama o eski şarkılar var ya, o eski şarkılar? İşte yüzlerce mesele varmış seninle ilgili gibi, orada bekleyip duranlar. İlla ki seninle ilişkilenmesi gerekirmiş gibi. Halbuki bizim Anadolu'nun başka meseleleri vardır. Mesela yolları, vadileri, yaylaları, dağları vardır. İlla ki senin anlatman gerekir bir kadın bir adamı sevebilir mi? Severse neden sever? Erkek kadına güvenmezse ne olur? Biri çapkınsa öteki bekler mi? İkisi birden aynı kişiyi sevebilir mi? Konular konular... Aşıklar, sevgililer... Sen sahnede tek başına söyleye dur onlar başka şeyler konuşmaya geliyorlar. Senin hikayen değil onların hikayesi önemli. Yarın birgün müzisyenleri sahneye oturtup kendilerini dinlemeye gelen her dinleyiciyi tek tek dinleme cezası verilse mesela, konserler sanki daha anlamlı geçecek. Çünkü biz sizi duyuyoruz. Çünkü hayatımız dinlemek üzerine kurulmuş bir kere.

Akışına yazı yazmayalı uzun zaman olmuştu. Yazıya kafam daha iyiyken başlamış ayıkken bitirmişim. Nerede kafam iyiymiş, neresinde değilmiş kararını size bırakıyor ülkeden uzağa, dünyanın o uzak köşesindeki doğuya doğru uzanmaya başlıyorum. Özlem de artık benim için ikiye bölündü. Uzaktaki ve daha uzaktakiler...


11.09.16, İstanbul
İrem'le yemekten sonra gece yarısı evde...






Friday, June 3, 2016

LH 1299 - LH 0716 Yol uzun

İzlanda'yı görmek hayatımı değiştirdi.
Geçen sene büyük bir heyecanla Tokyo'ya çalmaya gittiğimde 23 Haziran'dı. O zamandan bu zamana henüz 1 sene geçmeden 3 kere daha Japonya'ya gideceğim ve konserler için ne kadar çok yol katedeceğim hakkında hiç bir fikrim yokmuş. Toplamda yapmış olduğum yol km bazında sadece çalmak için yaptıklarım olarak hesaplandığında 120.974 kilometreymiş. 8 ülke, 4 farklı kıta. Şimdi Lufthansa uçağında Frankfurt'a doğru yoldayım. Oradan aktarma ile Tokyo'ya ulaşacağım. Yolum uzun ama heyecanlıyım. Sık ve uzun seyahat etmeme rağmen en son 2011'de evimden 3 aylığına uzaklaşmıştım. Tuhaf bir his oluyor aslında evsiz kalmak, benim sevdiğim bir durum, biliyorum herkes sevmiyor. Bu sefer Sydney Avustralya'ya geçeceğim Japonya'dan. Ona da çok heyecanlanıyorum. İlklerin ilki olacak. Solo konser olması iyice bilinmezde bilinmezlik. Tam benlik bir durum.

2003'ten beri sürekli uluslararası uçuş yapıyorum konserler için. Uçaklarda uçak notları yazardım bloğuma fakat uzun bir zamandır yazmıyorum. Kendi kendime sorup duruyorum yazma heyecanımı nerede düşürdüm diye? Son bir senedir içimde hüzünlü bir sessizlik var. Öyle yaratıcılık beklentisi de doğurmayan bir sessizlik, adeta yok oluş. Halbuki 120.000 km yol boyunca yüzlerce değişik düşünce, tek başınalık halleri, karşılaştırmalar, anlamlandırma çabası, yabancılık, çekingenlik... Yazacak bir sürü duygu durumu oluştu ama yazamadım. Her nedenini düşünme tartma eylemim adım adım Gezi Parkına çıkıyor. Madem öyle o zaman şimdi tam da zamanı. Bugün 1 Haziran.

İçimde akan kızgınlığın (ki kızgınlık doğru aktarıldığında müthiş bir yaratıcı güç olabiliyor) oluk oluk akabildiği, hep birlikteliğin, karşı duruşun adı Gezi ise, belki artık kızgınlıkları bir yere aktaramama yorgunluğu da işte bu hissizlik halidir. Arka arkaya perpetuum mobile şeklinde uğradığımız yaşam alanı müdahaleleri ile taciz görmekten yorgun düşmüş ruhlarımız içinde sıkıştığı cenderede boğuldukça boğuldu. Yaşam alanımda adım atacak yer bulamayınca kendimi kaybetmemek için nasıl korumaya çalışacağımı şaşırmış bir haldeyim bayağıdır. Çünkü içinde bulunduğumuz değersizlik duygusu saldırısı karşısında ben varım buradayım diyemedikçe kendi varlığımızı unutma noktasına sürükleniyoruz. Bu da işte son nokta ve bana hiç uymuyor dostlar!

Biz kendini ifade etme zorunluluğuyla yaşamaya çalışan insanlar her şeyden önce kendimizi düşünürüz. Bu itirafı bir sürü kişi "hah işte ben de öyle diyorum, bencil insanlarsınız" diye anlıyor. Bir yaşam biçimini olabilecek en yanlış şekilde anlamak ancak bu olabilir herhalde. Bunun karşılığında itişmek istiyorsan "lan ben şunu bunu yaparken sen nerelerdeydin düdük?" diye de sorabilirsin ama en güzeli, hayat bana bunu öğretti, oluruna bırakmak. Kendimden genç arkadaşlarıma önerimdir, önceliğe kendini alıp da yaratan insandan değil, önceliği kendinde görüp tüketen insandan kork! Bu odunlara da cevap verme sen devam et...

Herşeyden önce kendimizi düşünürüz ile ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım; mesela toplumsal olaylar da hepimizi ilgilendiren hassas durumlar oluşuyor, hemen önce başkası ne düşünüyora takılmadan önce "ben nasıl hissediyorum?" diye bir içeri sormaktan bahsediyorum. Önce benim hislerim. Senin hislerinle ben kendimi nasıl ifade edebilirim ki? Benim işim kendi hislerimle. Öyle olunca hissedebilmek (sensuality aslında) halini yaşamın merkezine aldığında, hissetmemek üzerine bir yaşamı da kabul edemiyorsun. En iyisi "Sen de çok abartıyorsun. Çok düşünüyorsun. Bu kadar etkilenme" gibi sizin için anlamlı olabilen fakat o kişinin direkt filtrelerine takılıp içeri geçmeyen laflar edip kendinize de, işi gücü hissettiklerine odaklanıp hayatı kendi görüşüyle ifade etmeye çalışan o kişiye de eziyet etmeyin. Yaratma eylemi için yanıp tutuşan bireyler çok gözlemci olur. Değişken olmak da işin için de var. Gözlemleyecek, alıp hislerini, gördüklerini, duyduklarını anlamlandıracak ki aktarabilsin kendi dilinde. Fazla kafaya takmazsa nasıl olacak ki bu iş afedersiniz?

Hişsizleşme halimden, halinizden rahatsızım ne zamandır. Arka arkaya bu kadar çok ağır toplumsal karşılaşmalar yaşayınca insan ister istemez kendini kızağa çekiyor. 2014-2015 yılları arasında hepimiz değişik oranlarda ızdırap çektik. Gezi kayıpları, Soma felaketi, olan bitenler karşısında kendi kişisel hezeyanlarımız, kadın cinayetleri... Fakat Değer'in (Değer Deniz cinayeti) kaybından sonra ve medyanın, insanların bu olay karşısındaki tavrını gözlemledikten sonra ben kendimde işte "O" eşiğin aslında çoktan aşıldığını farkettim. İktisat hocamız üniversitede doyma noktasını anlatırken "Bir insan açken kaç tane patates yiyebilir? Bir süre sonra doyarsınız ve daha fazla yerseniz kusarsınız" diye anlatmıştı. Sağolsun, hayatta aklımdan çıkmaz bu yüzden. Aynen öyle bir durum oldu, Değer'den sonra ben çizgimi çektim (sanırım). 7 Haziran seçimlerinden sonra bir küçük ışık içimi aydınlatmış olsa da sonrasında gelen baskılar onu da yerle bir etti. İnsan acı çekmek konusunda bir doyum noktasına ulaşabiliyorsa bundan sonra yaşamak ancak yavaş yavaş dışa karşı tüm hassasiyet kanallarını kapatarak  mümkün oluyor. Bir sanatçı hayatı boyunca daha da hassaslaşmak, özellikle algıyı açık tutmak, kuvvetlendirmek için türlü türlü egzersizler yapıyor. Sonra tüm bu olan bitenlere empati yapmadan sanki hiç bir şey olmuyormuşçasına yaşamasını nasıl bekleyebiliriz? Nasıl bekleyebilirsiniz? Sorun yıkıcı olayların gerçekleşmesine sebep olan sistemde değil de bu hassas olan kişide mi yani? Kişi algıda hassaslaşmak için hayatını harcıyor, sonra ona "sen de herşeyden bu kadar çok etkilenme!" deniyor.  Hem mümkün değil hem de büyük haksızlık. Ama ne oluyor kapakları yavaş yavaş kapatıyorsun, ve bir gün bakıyorsun heyecanlar da gitmiş. Çünkü hassasiyet ve empatiyi dışa karşı kapatmak diye bir şey yok. Kendi hassasiyetlerine de elveda demen gerekiyor! Eyvahlar olsun, artık seni hiç bir şey heyecanlandırmıyor. Müzik, spor, yeni tanışmalar, sanat, gezmeler, görmeler... Küçük bir dalgalanma o kadar. Büyük coşkular dolaplarda naftalinlerle saklanmış. Teker teker raflara kaldırılmış. Heyecanlan(a)mıyorum eskisi gibi, heyecanlanırsam bir o kadar da üzüleceğim korkusundan. Hassas olduğun noktaları görmez olduğunda kendine de yabancılaşıyorsun. Kendini duymuyorsun. Arada olan oldu, ben kendimi tanıyamaz oldum. Tanımlayamaz oldum. Mecburum gitmeye. Buralarda böyle yaşayamaz insan.

İzlanda'da bir ev. En yakın komşusu diye bir şey bile yok. 
Gezi parkı olayları... İşte sonra hepimize bir şeyler oldu. Kayıplar kazanımlardan çok daha görünülür şu anda. Ama uzun vadede ben (hala iyimser tarafım kendini koruyor olduğundan olabilir) kişisel yüzleşmelerimizden bu sıkışmışlık içinde farklı türevlerle çıkacağımızı düşünüyorum. Netekim bana olan budur. Hayallerimi daha fazla ertelememe kararı almamda orada yaşamış olduklarımız ve sonrasında halen yaşamakta olduklarımız var. Bir sürü insan biliyorum yakın çevremde işini gücünü bırakıp dünyayı gezmeye başladı. Ne kadar bastırırsan bastır, daha da çok insan farkına varıyor özgürlüklerinin peşinde koşmanın önemine. Ben de önce beni sisteme sıkı bağlayan işimi bıraktım. Hayallerimin peşinden koşuyorum. Çünkü bahane bulmak çok kolay yapamamalara. Çünkü Ali İsmail Korkmaz'ın da hayalleri vardı. Soma'da üstüne duvar ördüklerimizin de. Değer'imizin de. Herkes diyor ki nasıl yaşayacaksın? İşte dünyada çalıyorum müziğimi. Ayrıca ben nereden bileyim? Hep beraber göreceğiz. "O" kişi yapamazsın edemezsin... dedikçe daha da çok yapasım geliyor. Hodri meydan. Devam etsin sıkıştırmaya! Bir senede iki farklı albüm kaydettim. Belki seneye 3 olur böylece, haşmetmaabın sayesinde... 

Thursday, April 21, 2016

PRINCE bir prens değil, bir işarettir.


Çoğunuz tahminen küçüktünüz, bilemezsiniz. Ben ilk When Doves Cry dinledigimde bana ne olduğunu... Neye dönüştüğümü? 



Sonra Purple Rain geldiginde toplama kasetlerde dinleyip dinleyip ilk ergenlik ataklarını atlatmaya calıştığımız hallerimizi. Prince "The New Power Generation"ı bir araya getirdiginde duydugumuz heyecanı, eline gitar alıp çalmaya başladığında nasıl bir ustalıkla gitar çaldığına inanamadığımızı ve aramızda "Biliyor musun PRiNCE ASLINDA..." diye anlattığımız çocukça efsanevi hikayeleri... 


(D)Ev studyosunun  resimlerine bakarken hakkında çıkan "kesin bu (iç gıcıklayıcı diyelim kibarca) sesleri sample olarak gerçekten yataktayken kaydediyordur" dedikodularını... :) "Minicik bir adam nasıl bu kadar devleşebiliyor sahnedeyken?" ya da erkek arkadaşlarımızın "ay Prince'i seksi buluyor olamazsın gerçekten" konu başlıklı gizli kıskançlık krizlerini ve geyiklerini... 
Bilmiyorsunuzdur...

Diamonds & Pearls albümü çıktığında ve baska bir şey dinleyemediğim dönemlerde 
"Gett off - 23 positions in a 1 night stand
Gett off - I'll only call u after if u say I can
Gett off - let a woman be a woman and a man be a man
Gett off - If u want 2 baby here I am (Here I am)"


Sözlerini hep birlikte söyleyip arabalarda, kıkırdadığımızda yaşadığımız özgürlük hissini... Gençlik heyecanını..

Kahramanımız Miles Davis ünlü otobiyografisinde Prince'in müzikal varlığını tamamen onayladığını ima eden şeyler söylediğinde, 'kendisi geleceğin müziğini inşa edecek' dediğini okuduğumuzda coşkudan gözyaşı dökmüştük!

Miles da yanılabiliyormuş! 

Çok üzgünüm. David Bowie öldüğü için de çok üzgünüm. Prince'i kaybettigim(iz) için de çok üzgünüm. İkisini de hiç canlı izleme firsatım olamadı. Wayne Shorter'ı canlı gördüğüm, birlikte aynı sahneleri paylaştığım için çok seviniyorum. Ama o da ölürse benim üçlememin sonu gelecek. Benim için müzik daha fazla, doldurulamaz boşluklarla kaplı bir alan olacak. Öyle de kalacak!!!

p.s. 2 sene önce Sarp Keskiner'in önerisi üzerine hazırladığım hayatimi kaydiran sarkilar arasında When Doves Cry da vardı. 


Monday, March 14, 2016

Belki bizim hesabı onlar isterler.

Ses çıkarmak gerekiyor. Ama çıkmıyor ses. Bugün boğazım ağrıyor çok. Yutkunmaktan, susmaya çalışmaktan ve içimden bağırmaktan sesim kısıldı. 10 Ekim'deki Ankara Barış Mitingi bombalamasından hemen sonra da bel fıtığı olmuştum. Kasılıp kalmıştım öyle!

Öleceğiz diye korkuyoruz. Çünkü ölebiliriz, artık biliyoruz. Gezi olayları esnasında "%50'yi evde zor tutuyorum" denildiğinde içinde askerler ve polisleri de barındıran bir söylem oldugunu anlayamamıştık. Millet birbirine kırılmaz, birbirini kırmaya çalışmaz zannettik. Karşılaştığımız tüm polis terörüne rağmen. Megerse tamamen yok edilmek varmış o söylemin ucunda. Bunun korkusundan hepimiz, ama hepimiz yavaş yavaş sokaklardan çekildik. Bu halin vicdan hesaplaşmasında da yenilip birbirimize tavsiyeler verdik; "Aman abi boşver ya... Aman kardeşim yapma yaa... ". Denedik 1 Mayıs'ta geçemedik yolları. Aynı sene Hrant Dink (sessizlik) yürüyüşünde de tek koridordan verilmiş yolumuz dönüşte kesildi, gazlar, coplar bildiginiz hikayeler. Geçen sene 1 Mayıs'ta ilerleyemedik bile. Çoğumuz evden çıkmadı zaten. Çünkü biliyoruz ne olacak artık. Zorla öğretildi bize. 

Neden susuyoruz? İçeri tıkıyorlar, öldürüyorlar diye mi? Sanmıyorum. Susuyoruz çünkü söyleyecek sözümüz bitti. İnancımız kalmadı. Çünkü kafamız karışık. Örgütlü olamıyoruz. Sol örgütlerin hemen hepsi birbirine kızgın. Uslu uslu duruma itiraz etmek isteyenlerle kavgasını etmek isteyenler birbirleriyle anlaşamıyorlar. Sözde de anlaşamıyorlar, eylemde de. Bize ne oluyor? Örgütlü değilsek, ancak yine de örgütlülüğe inanıyorsak ne olacak? Tek başına ne gücümüz var ki? O kadar yalnız kaldık ki aynaya bakamıyoruz korkudan, endişeden. Terkedilmişlik duygusu içinde, hep başına bir çoban arayışı içinde olacağı işte buydu. Forumlar oluşturduk, yine bir arada duramadık. Neden? Çünkü gerçekten birbirimize söyleyecek bir şeyimiz yok. Belki bir arada dursak üretecektik, ürettigimiz şey her ne idiyse değerlendirip, zamanla ona bir değer biçecektik, ama ömrü yetmedi. Çünkü birbirimize de inanmıyoruz. Ben üst komşumun yürürken çıkardığı topuk sesine gıcık oluyorum, o benim piyano çalıyor olmama, apartman yöneticisi kedi sevenlere takık, öğretmen öğrencisine çalışmıyor diye kızıyor, tezgahtar aslında fırsat verilse bilim adamı olacakmış fakat imkan bulamamış gibi bir kızgınlık duygusu içinde işinden nefret ediyor, sana da hizmet vermek istemediği için azarlıyor falan filan. Kimse kimseyle bir arada durmak istemiyor. Aydın, okumuş, meraklı insana tahammül edemez olduk. Özünde bir şekilde herkes mutsuz olmak istiyor. Bu durumdan nasıl çıkılır? Aslında sanatla. Ama o da kimsenin umrunda degil. 

Bu gereksiz tespitleri burada bırakmalı(yım). Herkes durmadan şikayet ediyor zaten. Dün Ankara'da yine bomba patlatıldığında dışarıdan bir göz olarak (artık ne kadar mümkünse) gördüğüm tek şey herkesin birbirini suçlayan bir dil ile birbirine nasıl saldırdığı oldu. Terör eylemini kimin yaptığının bile önemi kalmıyor bu durumda. Küfürler, nefret sözcükleri havada uçuşuyor. Halbuki çoğumuzun politik görüşü duruşu zaten hep birbirinden farklıydı. Benim siyasi görüşüme tamamen zıt hayatlar yaşayan insanlarla konuşamamak gibi bir problemim (maalesef hala) yok. Zaten bir arada durmanın başka bir anlamı yok. Farklılıklarla genişliyoruz. Birbirine tamamen benzeyen iki kişinin çok büyük aşkı diye bir sey duydunuz mu? Gerçekten bir arada durmak isteyenler böyle toplumsal acıları birlikte göğüslemek isterler. Biz de hemen ötekileştirme devreye giriyorsa zaten ezelden beri yanlış giden bir şeyler vardı demek olmuyor mu? Senden de ölüyor kardeşim benden de merak etme, hep birlikte yüzleşiyoruz bu durumla. Ama görünen o ki gerçek muhataba asla hiç bir şey sorulamıyor. Kimse bu hükümete gerekli soruyu soramıyor. Soru şunlar olmalıydı; "Bizi hangi sebepten öldürüyorlar?". "Biz neden ölüyoruz?". İşin acıklı kısmı burada hükümet ile halk arasındaki uçurum o kadar büyük ve derin ki bu soruların muhatabı gerçekten yok. Kimseye soramadığımız için de birbirimizi dövüyoruz. O histeri krizi ile herkes birbirine sövüp duruyor. Çünkü sövmen gereken kişiye sövmek 6 yıldan başlıyor! Bu hezeyan, yok sayılma durumuna karşı duyulan öfke kar topunun yuvarlanması gibi. Büyüyor... büyüyor... büyüyor... Hesap soramıyorsun. "Neden öldüm ben usta? Neden çocukları emanet ettiğimiz yerde tecavüze uğruyorlar? Neden kadın cinayeterini durduramıyoruz? Neden? Neden?".

Neden?

Bu milletin gerçek muhatapa göz teması ile soru soramama hali oldum olası bana tuhaf gelmiştir. Kendini ifade etme özgürlüğü tam da burada başlıyor, öyle değil mi? Hesap sormak bile degil, sadece soru sormak; "Neden?", "Niye?". Çocuklar ölüyor gencecik insanlar ölüyor. Birer birer, bok yoluna. Sonra birileri diyor ki "Allah yolunda ölmeye hazırım". Neden ölmek istiyorsun ulan, neden? Bu kadar değersizleşmeyi kabul etmeyi aklım almıyor benim. Üniversitede öğrencilerin kapın açıkken de gelip sormak istediklerini soramadığı bir yerdir burası. "Gelin sorun bana, kapım açık" dedigimde her dönem gelen öğrenci sayısı 4'ü geçmezdi. "Senin kendini ifade etme korkun nereden geliyor arkadaşım? Gel onu da konuşalım" dersen o da işlemiyor, öyle bir kapalılık hali. 

Bu aralar en çok çocuklarla ilgilenen arkadaşlarıma kıymet veriyorum. Bir de toprakla uğraşanlara. Şu hain ortamda ikisi de sonuç verebilecek çabalar. Nereden başlanabilir yeniden yapılanmaya? İşte tam da bu iki noktadan. Çocuklara (Suriyeli, Türk, Kürt... diye ayırmadan) müzik dersi veren, resim dersi veren, dil öğreten, toplu terapi seansları yapan, anlatan, anlattıran, yaratma, kendilerini ifade etme cesareti veren çok güzel insanlar var. Bir umut varsa işte ancak orada var. Ve toprağını işleyen, köyüne dönen, organik tarımla ilgilenen, oradaki çocuklarla ağaç diken, yenilenebilir enerjiyi, suyu, güneşi, rüzgarı kullanmayı öğreten güzel insanlar. Sizin varlığınız bize bir umuttur. Artık ben de çocuklarla ilgilenmeye başlayacağım. Her zaman dillerini anlamazsam doğru yönlendiremem, cesaretlerini yanlışlıkla köreltmeyeyim korkusu ile çocuklara ulaşma sorumlululuğunu alamamış birisiydim. O yoldan döneceğim. Belki bir kaç çocuğun kendisini müzik yoluyla anlatabilmesine ışık olurum. Soru sormayı öğretirim. Bizim hesabı onlar isterler!
19.06.2010 Sedat Yağcıoğlu'nun Bianet'te yayınlanan 'çocuklar özgürleştiğinde, özgürleşeceğiz hepimiz...' yazısının görselidir.